Zira hepimiz bu birikim koşullarının birçok açıdan ücretli kölelere dönüşmüş parçaları olmaya zorlanıyoruz. Dolayısıyla mesele pek tabi ki politiktir, ve politikanın bizatihi kendisidir, politik öfkenin odağının AKP’nin kendisiyle birlikte etrafında değişik konumlanmalarla kümelenmiş ve dünyadaki birikimle doğrudan eklemlenen finans kapitalin kendisi olduğu gerçeğini de ısrarla vurgulamalıyız bu bağlamda.
Soma’da “resmi” olarak son belirlemelere göre 250’nin üzerinde, gayri resmi olarak da neredeyse en az iki katı kadar işçi katledildi. Sayıların birer sayı olmadığını, insan hayatının onlara hiçbir şekilde indirgenemeyeceğini tahayyül “edemeyen” AKP hükümeti ise ölü sayısını düşük göstermeye çalışarak kendi meşrebince kitlelerin tepkisini soğurmaya çalışıyor. Halbuki böyle bir faciadan sonra rakamların bir eksik veya bir fazla olması, insan hayatının kapitalist dişlinin bir parçası haline gelmesi gerçeği karşısında acı bir ayrıntıdan ibarettir. Bu vakıa sadece iktidarın kendi iktidar aygıtını üretmek için sayıya indirgenen insan yaşamının bu şekilde kullanılmasının ne denli bir politik tavır olduğunu ortaya koymaktadır. İktidarın hem istatistiki “rakamlar” vasıtasıyla kapitalist mantığın insan yaşamına biçtiği yer, hem de sokakta biçilen bu değeri reddeden kitlelerin meşru mücadelelerine karşı kullanılan devlet şiddeti meselenin ne kadar politik olduğunun açık kanıtlarıdır adeta. Politika bu anlamda hem kitlelerin verdiği tepkiye hem de iktidarın baskı aygıtına içseldir. Kısacası öfkenin ta kendisidir aslında politika, ve bu öfke gündelik yaşamımızın ta orta yerinde, bizleri plastik hapishanesine sıkıştıran, onun bir parçası haline getiren sisteme karşı bir öz-savunma güdüsünden güç alır. Peki nedir sürekli taşıdığımız ve patlamaya hazır bu güdünün toplumsal arka planı, ve onu bu kadar toplumsal-politik hale getiren bütüncül süreç?
Soma’daki işçi katliamının son yıllarda dünyada yaygınlaşan ve başbakanın tabiriyle “literatürde” oldukça fazla yer edinen esnek istihdam, taşeronlaştırma, bunu takiben sosyal güvencesizlik, ve biraz da geç kapitalistleşen ülkelere özgü bir özelleştirme politikasiyla yakından ilgisi olduğu hepimizin malumu. Mesele sadece maden işçilerine has unsurlar da taşımıyor. Bu durum artık hemen hemen tüm işkollarında kimisinde yavaş, kimisinde daha hızlı bir süreç olarak ilerlemekle birlikte genel bir eğilimi temsil ediyor. Bu anlamıyla ücretli işçileri içine alan tüm kesimlerin ortak bir sorunu. Ve pek tabii ki örgütlenme hattını teşkil etmesi gereken bir sorun. Küresel sermaye birikiminin finansallaşmasıyla birlikte kapitalist rekabetin geldiği yeni aşamalar ve boyutlar söz konusu. Emekçiler hem emek (iş) sürecinin kendisinde baskı altına alınıyor, hem de emek sürecinin dışında gelirlerinin finansallaşması yoluyla esnek çalışmaya zorlanıyor[1]. Yani öncelikle gelirleri geçinmelerine yetmiyor. Bunu Soma’ki patlama sonucu katledilen işçi Aydın Özgün’ün babasına söylediklerinden biliyoruz: “Ancak ikisi üniversiteye, biri liseye giden 3 çocuğunun eğitim masraflarını karşılayabilmek için aynı yerde çalışmaya devam ediyordu. Bana da sürekli ‘Aldığım para yetmiyor, çalışmak zorundayım’ diyordu. Haberi aldığımız anda dünyamız başımıza yıkıldı. Gözümüz, kulağımız sürekli televizyonda sağ çıkarılanların arasında oğlumuz ve yeğenimiz var mı diye bakıyoruz. Acımız çok büyük.” (Sabah Gazetesi, 14.05.2014)
Sonra yine kurtarılan maden işçilerinden Bayram Çakar’ın NTV mikrofonlarına söylediği sözleri hatırlayalım (ki kulaklarimizda çınlasın tekrar tekrar): “Yeniden girmemiz lazım. Kredim var. Kredi ödüyorum bankaya”. (Aksam Gazetesi, 14.05.2014)
Bilişim teknolojilerinin hızla gelişmesiyle koşut olarak sermayenin hızlanan döngüsü ve likit hale gelmesinin sonucu olarak rekabet de farklı bir boyuta taşınmış olmakla birlikte sermaye hızla yoğunlaşmakta. Bu bağlamda göreli olarak artmayi başaramayan istihdamla birlikte düşünüldüğünde, yoğunlaşan sermayeler-arası rekabetin etkileri sermaye-emek arasındaki ilişkilere de doğrudan yansımakta ve emeğin yeniden üretim koşullarını düzenleme eğiliminin sosyal arka planını oluşturmaktadır. Bu anlamda emek süreci üzerindeki yeni düzenleme rejimleri basbayağı genel olarak sermayenin bir politik tercihi olduğu kadar, buna karşı mücadele de emekçilerin gayet haklı ve meşru bir politik tercihi ve mücadele sahasıdır.
Sözün özü dünya genelindeki işçi sınıfının, bir bütün olarak hem şimdi burada giremeyeceğimiz kadar genel olan bir boyutuyla emek süreçlerindeki esnekleşme ve dönüşüm yoluyla artan sömürüsü, hem de gelirlerinin finansal birikime dahledilmesi yoluyla esnek emek süreçlerine zorlanması söz konusudur diyebiliriz. Bu da bizi Marx’ın sermayenin gerçek boyunduruğu diye kavramsallaştırdığı şeyin ta kendisine götürür: “sermaye olarak emeğin” daha yoğun (ve “verimli” olacak) bir şekilde sisteme entegre kılınması[2]. Aslında boyunduruk altına alınma halinin bir üst aşaması da denilebilir. İşçiler yoğun ve güvencesiz çalıştırıldıkları yetmiyormuş gibi, bir de üzerine finansal riskler yüklenerek düzen tarafından esir alınmaya zorlanıyorlar. Güvencesizlik-taşeronlaştırma ve performansa dayalı ücretlendirme hemen hemen her işkolunda hızla yaygınlaşsa ve yasal düzenlemeler hızla gerçekleşse de sorunun en görünür kılındığı yer işçi sınıfının halen en zor koşullar altında çalışan kesimleri dolayımında ete kemiğe bürünüyor. Soma’da gerçekleşen katliamda olduğu gibi. Ama bütün olarak bir sistemik bir sorunu ifade ettiği kadar da yaygın bir öfkeyi harekete geçirme potansiyeli taşıyor. Bu anlamda taşeronlaştırma ve güvencesiz çalışma koşulları mücadelemizin ana eksenini teşkil etmek durumundadır. Ancak bu odağın mevcut sendikal örgütlenme biçimleri üzerinden olamayacağı ise gün gibi ortadadır. Sınıfın tüm unsurlarını kesebilecek, mobilize edebilecek bambaşka örgütlenme biçimleri emek süreçlerindeki esnekleşmeler de göz ardı edilmeden gündeme gelmeli ve tartışılmalıdır. Şu politik koşullarda söylemesi kolay, ama uygulaması zor bir hedef, ama başka çaremiz de yok açıkçası. Ancak şunu da hatırlatmakta fayda var ki sorun bir tek emek süreçlerine ait değil tabi ki, bir bütün olarak tüm toplumsal zamanın kontrol altına alındığı, sadece çalışma değil, harcama ve ödeme koşullarının da belirlendiği, hayatın bir bütün olarak boyunduruk altına alındığı koşullardan bahsediyoruz. Dolayısıyla üzerine kafa yormamız gereken yeni örgütlenme biçimlerimizin ve alanlarımızın da salt “fabrikayı” aşacak ve hayatın bütününe dokunacak biçimde ele alınmasında fayda var gibi duruyor.
Zira hepimiz bu birikim koşullarının birçok açıdan ücretli kölelere dönüşmüş parçaları olmaya zorlanıyoruz. Dolayısıyla mesele pek tabi ki politiktir, ve politikanın bizatihi kendisidir, politik öfkenin odağının AKP’nin kendisiyle birlikte etrafında değişik konumlanmalarla kümelenmiş ve dünyadaki birikimle doğrudan eklemlenen finans kapitalin kendisi olduğu gerçeğini de ısrarla vurgulamalıyız bu bağlamda.
Karaçimen, E. (2014). “Financialization in Turkey: The Case of Consumer Debt”, Journal of Balkan and Near Eastern Studies, DOI: 10.1080/19448953.2014.910393.
Martin, R., M. Rafferty and D. Bryan (2008), “Financialization, Risk and Labor,” Competition & Change 12(2): 120-132.
* Sydney Üniversitesi, Politik Ekonomi, Doktora.
[1] Bu konuda henüz taze yayınlanmış bir çalışma icin bkz. Karaçimen (2014).
[1]Yine bu konuda ayrıntılı bir çalışma için bkz. Martin, Rafferty ve Bryan (2008)
0 comments:
Yorum Gönder