• Praesent sapien velit


    June 10, 2012
  • Aenean velit risus, venenatis sed pellentesque ege


    June 9, 2012
  • Phasellus justo quam, commodo sit amet pharetra


    June 9, 2012
  • Cras ullamcorper imperdiet sapien semper ultrices


    June 9, 2012
  • Suspendisse pellentesque, enim id consequat luctus


    June 9, 2012
  • Aenean odio diam, hendrerit in rutrum quis, sollicitudin eu magna


    June 9, 2012
  • Nunc imperdiet libero faucibus massa


    June 9, 2012
  • Test layout


    June 9, 2012
  • In tincidunt sagittis enim


    June 9, 2012
  • Hello world!


    June 9, 2012

23 Nisan 2014 Çarşamba

Nükleere inat, yaşasın Sinop

Sinop Nükleer Karşıtı PlatformDönem Sözcüsü Zeki Karataş ile Nükleer karşıtı mücadele üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.
Siyaset: Sinop Nükleer Karşıtı Platform olarak bölgenizde kurulmak istenen nükleer santrala neden karşı olduğunuzu açıklar mısınız? Bu sürecin başlangıcı ve süre giden nükleer karşıtı mücadele hakkında bizi bilgilendirir misiniz?
Zeki KARATAŞ: Öncelikle kendimi tanıtayım. 1979 yılından buyana Sinop’ta yaşamını sürdüren bir Karadenizliyim. Sinop NKP (Nükleer Karşıtı Platform)’nin sözcüsüyüm. Tüm nükleer karşıtlarını ve çevre dostlarını Deniz Üstünde Yüzen Kentten; Sinop’tan selamlıyorum.
Öncelikle Türkiye nükleer sevdasıyla 1956 yılında tanıştı. Bu tarihte Başbakanlığa bağlı “Atom Enerjisi Komisyonu” kuruldu. 1957 de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na (IAEA) üye olundu. 1962 de İstanbul Küçükçekmece’de Nükleer Araştırma Merkezi’nde 1MWe gücünde TR-1 adı verilen Deney Reaktörü işletmeye alındı. 1967 de Nükleer santrallar ile ilgili ilk etütler yapıldı. 1972 de TEK’e bağlı Nükleer Enerji Dairesi kuruldu. 1976 da Akkuyu Nükleer santral kuruluş yeri olarak belirlendi. 1980 Türkiye NPT ( Nükleer silahların yayılmasının önlenmesi) anlaşmasına imza attı. Yine 1980 Sinop İnceburun mevkii Nükleer santral kuruluş yeri olarak belirlendi. 1982 Türkiye Atom Enerjisi Kurumu kuruldu. Yine aynı yıl ikinci santral yeri olarak Sinop/İnceburun seçildi. 1996 da Akkuyu için ihaleye çıkıldı. İhale Bakanlar Kurulunca 2000 yılında iptal edildi. 2006 yılında Başbakan nükleer santrali işaret ederek Sinop’u marka şehir yapacağını ilan etti. Akkuyu için ihale açıldı. Teklif veren firma sayısı:1.. 2009′da inceleme sonrasında ihale iptal edildi. 2010 da Akkuyu NGS için TC Hükümeti ile Rusya Federasyonu arasında anlaşma imzalandı ( 12 Mayıs 2010). 2013 de Sinop NGS için TC Hükümeti ile Japonya hükümeti arasında ön anlaşma imzalandı (29 Ekim 2013).
Türkiye için uygulanan tarih sıralamasını verdikten sonra sorunuza gelelim. 1986 Çernobil kazasının sonrasında nükleer santralların olumsuz etkileri özellikle Karadeniz ve özelde Sinop üzerinde görülmeye başlamasıyla birlikte 1994 yılında “Ölüler Elektrik Kullanmaz” şiarıyla yola çıktık. Bu yola çıkışımıza EMO İstanbul Şubesi eşlik etmişti bize. Nükleere karşı çıkışımız bu nedenle başlamıştı. Çernobil felaketinin 8.yılında Sinop’ta çok sayıda ölü doğumlar yaşandı. Önceleri bu gizlenmiyordu. Ama ilerleyen süreçte sorunlar çoğalmaya başlayınca dönemin Sağlık Müdürü ve aynı zamanda Sinop Atatürk Devlet hastanesi başhekimi olan doktor bu ölümlere “ecel” demeye başlamıştı. Bu süreçte yaptığımız çalışmaya Sinop ve Sinop’un sahil kesiminde yerleşik olan Gerze, Erfelek ve Ayancık Belediye Başkanları bize destek veriyorlardı. Bunların dışında Sinop’ta faaliyetlerini sürdüren 31 DKÖ ( Demokratik Kitle Örgütü) Sendikalar, Dernekler ve siyasi partiler 1996 da “Çernobil’in 10.Yılında Sinop Atom Santralı” başlıklı broşürümüze imza atmışlardır. Bu süreci Sinop Çevre Dostları Derneği öncülüğünde birlikte yürütüyorduk.
Sinop NKP’yi 2006 da kurduk. Bu süreçte Sinop’ta faaliyetini sürdüren 55 DKÖ, Sendika ve Siyasi partiler biraraya gelerek NKP oluşturduk. İlk yola çıkışta 7 kişilik bir yürütmesi vardı ve ben o yürütmenin de ilk sözcülerindenim. 29 Nisan 2006 da Çernobil’in 20. yılında büyük bir miting organize ettik. Bu mitingimize 19.00 kişi katılmıştı. Yine aynı yıl 17-23 Temmuz 2006 tarihleri arasında Sinop’ta “NÜKLEERSİZ YAŞAM ŞENLİĞİ” düzenledik. Bu etkinliğimize TMMOB ‘ye bağlı Odalar, DKÖ’ler, Sendikalar, Siyasi partiler ile Sanatçılar, Müzik grupları, Bilim insanları, Demokrat Belediyeler ve TMMOB ‘ye bağlı Odaların öğrenci temsilcileri desteklediler ve katılım sundular. Ne yazık ki Soner Balta, Öner Balta ve Güneş Korkmaz’ı bu şenlik sırasında denize verdik. Böylece daha yola çıkarken 3 şehidimiz oldu. Bu üç gencimizin Anıları mücadelemize ışık tutuyor. Bu gençlerimizin adlarının ölümsüzleştirilmesi için bir sokağa adlarının verilmesiyle ilgili çalışmalarımızda sürüyor.
Bu süreç, Başbakan R.T. Erdoğan tarafından Mart 2006 da “Sinop’u marka şehir yapacağım” sözüyle Sinop NGS işaret ettiği için başlattık. 2009 da Sinop NGS projesi ertelendiği için NKP’ nin adı Sinop çevre Platformu olarak değiştirildi. Bu değişikliğin nedeni NGS dışında Sinop’ta termik santraller sorunu da baş göstermeye başlamıştı. Daha kapsayıcı olması için adı değiştirildi.
29 Ekim 2013 tarihinde Başbakan Erdoğan tarafından Sinop NGS için Japonya hükümetiyle TC hükümeti bir ön anlaşma imzalayınca Sinop NKP’yi tekrardan aktif hale getirdik. Ve mücadelemizi sürdürüyoruz. Bu süreçte Türkiye NKP ile ilişkiye geçerek Fukuşima felaketinin 3 yılı nedeniyle 8 Mart 2014 tarihinde “Nükleer Santraller ve Fukuşima” konulu bir panel ve 9 Mart 2014 tarihinde yine Sinop’ta NKP Türkiye’nin Kongresini gerçekleştirdik.
29 Ekim 2013 tarihinden itibaren Sinop’ta faaliyetlerini sürdüren DKÖ’leri ziyaret ederek mücadeleye katılmaları için davet ediyoruz. Çernobil’in 28. Yılında yine Sinop’ta geniş katılımlı olmasını düşündüğümüz bir miting planlıyoruz.
Sinop’ta yürüttüğünüz nükleer karşıtı mücadelede halkın olumlu/olumsuz tepkisi nasıl? Halktan güçlü bir destek alabiliyor musunuz?
Sinop halkı zaman zaman desteğini yükselten, zaman zamanda yavaşlayan bir düzeyde desteğini sürdürüyor. Ama Sinop halkı olmadan bu mücadeleyi sürdürmenin imkansız olduğunu da biliyoruz. Bunun oranlayarak vermek gerekirse;
Sinop’ta insanlar çoğunluk olarak Nükleer santral istemiyor. Elbette siyasi bağlantıları nedeniyle nükleer santral isteyenler de vardır. Ama bu tür insanlarımızın oranı çok düşüktür.
Şöyle bir araştırma bilgisini sizinle paylaşabilirim;
“2011 yılında Fukuşima felaketinin ardından Greenpeace’in A&G araştırma şirketine yaptırdığı geniş çaplı araştırmaya göre: (bu konuda yapılan farklı çalışmalar da benzer sonuçlar ortaya koyuyor)
Türkiye halkının %64’ü nükleer istemiyor.
Halkın %82’si bir nükleer santralin yakınında yaşamak istemiyor.
Sinop halkının %76’sı nükleere karşıdır.
Sinop’ta NKP olarak bizim yaptığımız bir araştırmaya göre de Sinop halkının % 80’i Nükleer Santral istemiyor.”
Siyasi iktidar nükleer konusunu ortaya attığında bir hummalı çalışma içerisine giriyoruz. Konu ötelenip sönümlemeye durduğunda nükleer konusunda geçim derdi içindeki vatandaşlarda bilgi eksilmesi olabiliyor. Ama bizler bu bilgi eksikliğini gidermeye çalışıyoruz. Gerçekten Sinop’ta nükleer santrallara karşı güçlü bir muhalefet oluşturuyoruz ve bu muhalefet gerçekten vardır.
Sinop’a nükleer santral kurulması için son hazırlıkların yapıldığı günlerde Japonya’da deprem ve tsunaminin tetiklediği Fukuşima nükleer kazası oldu. Bu durum nükleer karşıtı görüşleri güçlendirdi mi? Hükümet’in tutumu ne oldu?
Evet. Japonya’da, 11 Mart 2011 tarihinde meydana gelen deprem ve tsunami sonrasında; Fukuşima nükleer santralinden radyoaktif sızıntılar başlamış, yaşanan felaket sonucu oluşan Nükleer Risk hala devam etmektedir. Gelinen aşamada, tehlike düzeyinin Çernobil’le eşdeğer olduğu açıklanmış ve santral etrafındaki 20 km yarıçapındaki alana girilmesi yasaklanmıştır. Son yapılan değerlendirmelere göre, santralin güvenli bir şekilde faaliyetlerini durdurması için en az 30 yıla ihtiyaç olduğu ve kapatma işleminin maliyetinin 19 milyar doları bulacağı hesaplanmaktadır.
Yaşanan radyoaktif sızıntının birçok ülkeyi etkilediği bilinmektedir. Benzer durum 26 Nisan 1986 yılında meydana gelen Çernobil kazasında da yaşanmıştır. Hem Danimarka hem de Fransa`da yapılan model çalışmalarında, Çernobil`den yayılan radyasyonun Avrupa`nın büyük bölümünü etkilediği görülmektedir. Ülkemizi ise yaklaşık 8 gün sonra, 2 Mayıs 1986`tan itibaren etkilemeye başlamış, 5 Mayıs 1986 tarihinde ise Karadeniz kıyılarından ülkemize yoğun radyasyon akışı olmuştur.
Japonya gibi yüksek teknolojiye sahip bir ülkede yaşanan bu kaza, tüm gelişmiş ülkelerin nükleer enerji politikalarını yeniden gözden geçirmelerine neden olmuştur.  Almanya ve İsviçre`den sonra İtalya`da nükleer enerjiden vazgeçme kararı almıştır. Yapılan referandum sonucu, İtalyan halkının yaklaşık yüzde 95‘i nükleer enerjiye hayır demiştir. Ülkemizde ise; Hükümet tarafından Rusya ve Japonya ile nükleer enerji üretimi konusunda yürütülen süreç, ne yazık ki tüm bunlar yaşanmamış gibi devam etmektedir. Önce Akkuyu için Ruslarla ve şimdide Sinop için Japonlarla anlaşma yapılmıştır. İhale açılmadan Devletlerarası anlaşma yapılması, hukukun yok sayılması anlamına gelmektedir.
Hükümet cephesi, nükleer karşıtı mücadeleye karşın, nükleer santrallerin gerekliliği ve yararı konusunda kendinden son derecede emin ve kararlı. Diğer düzen partilerinin de ilke olarak nükleer santrallere bir itirazı yok. Örneğin Kılıçdaroğlu’nun itirazının ihalede usul hatası yapıldığına ilişkin olduğunu biliyoruz. Peki, NKP düzen partilerinin sağlam ve kararlı bir nükleer karşıtı pozisyona sahip olması mümkün mü? Nükleer karşıtı mücadelenin kapitalizm koşullarında kesin ve güvenilir sonuçlar yaratabileceğine inanıyor mu? Bu mücadelenin kapitalizme karşı mücadeleyle ilişkisi hakkında ne söyleyebilirsiniz?
1970 li yıllarda Dünya Atom Enerjisi Kurumu Başkanı şöyle bir cümle kurmuştu. “2000 li yıllarda dünyadaki reaktör sayısı 4500 adet olacak, elde edilen enerji miktarı da dünya enerji ihtiyacının %65 ini karşılayacak” demişti. Bu gün 2000′li yıllarda dünyada 436 reaktör var ve dünya enerji ihtiyacının %16′sını karşılamaktadır. 2030′da bu oran % 9 seviyesine düşecektir. Yaşanan kazalar nükleer santrallerin gelişmesini önlemiştir.
Ülkemizde siyasi iktidarlar 58 yıldır bir nükleer masalın peşinden gitmekteler. Akkuyu, Sinop/ İnceburun ve İğneada 1970’li yıllarda nükleer santral için seçilen bölgelerdi. O yıllardan bu yana teknoloji değişti, araştırma ve inceleme yöntemleri değişti. Yaşanan kazalarla ve özellikle Fukuşima kazası nükleerin inandırıcılığını yok etti. Ancak değişmeyen tek şey siyasi iktidarların ve nükleer lobilerin rant ve kar hırsı! Kamusal kaynaklara yönelik talan sürüyor. Mevcut siyasi iktidar da karanlık lobilere sözünde ısrarcı davranıyor. Özellikle Başbakan ve yatırımcı Bakanlar Türkiye’de nükleer santral yapılmasını teknolojik ilerleme ve medeni dünyaya entegre olmak olarak sunuyorlar.
Hâlbuki geçen süre zarfında yaşanan kazalar, “güvenilir nükleer” mitini tüm dünyada yerle bir etti. Çernobil’in sonuçlarını hepimiz biliyoruz. Fukuşima’nın sonuçları ortada: Adeta Japonya’nın çehresi değişti. Çernobil kazası sadece Çernobil’in değil Avrupa’nın, Karadeniz’in kaderini etkiledi. Tabiat, ağaçlar, hayvanlar her şey olması gerektiği gibiydi. Oysa son 27 yıldır Çernobil ve civarı tüm yaşamın sona erdiği ıssız bir bölge haline geldi.
Mart 2011 yılında Fukuşima nükleer felaketinden sonra yaşananlar… Japonya nükleer santral patlaması ve ardından radyasyon seviyesinin yükselmesi, nükleer santrallerin dünyamızı hızlı bir şekilde yok edeceğini bir kez daha gösterdi.
Bireysel olarak dahi nükleeri desteklemek, karşı durmamak, adımıza verilen kararları kabullenmek veya önemsememek; hayatımızda, gelecek nesillerimizde çok büyük değişikliklere sebebiyet verecektir.
CHP sistem olarak nükleer teknolojiye karşı olmadığını söylüyor. Zaten tüzüklerinde de nükleer enerji vardır. Ancak Nükleer Tıp sektöründe kullanılan nükleer enerjiye karşı çıkmak zaten doğru bir yaklaşım olmaz. Türkiye 1980 yılında Nükleer silahların yayılmasının önlenmesi anlaşmasına imza attı. Türkiye nükleer silah yapamaz. Geriye kalan ise, Nükleer enerji sektörüne iş olanağı yaratmak olarak açıklanabilir.
Nükleere karşı verilen mücadeleyi emperyalizme ve kapitalizme verilen mücadeleden ayrı tutmamak gerekir. NKP; DKÖ’lerle TMMOB ye bağlı odalarla ve diğer kuruluşlarla birlikte Nükleer lobilere karşı başarılı bir muhalefet uygulamaya çalışıyor.
Gelişmiş ülkeler kendi ülkelerinde üretmedikleri teknolojiyi bizin gibi gelişmekte olan ülkelere tesis ederek ülkemizi AB ve ABD nin kalorifer dairesi haline getirmektedirler. Özellikle ABD; 1979 da yaşadığı Three Mile Island kazasından sonra kendi ülkesinde Nükleer santral siparişi vermemiştir. Kendi ülkesinde açtığı son santral 1984 yılında olmuştur.
Son yıllarda Karadeniz’de, özellikle sahil hattında, HES’lerle başlayan mücadele, termik santral ve nükleer santrallere karşı direnişlerle genişledi. Yerel mücadeleler sonucu biriken bilgi ve deneyimler, kazanımlar genel ekoloji mücadelesinde önemli bir yer tutuyor. Sinop NKP olarak, Çernobil’den bu yana verilen nükleer karşıtı mücadeleyi, diğer bölgelere nazaran ekolojik bilincin bu denli geliştiği Karadeniz sathına yayma planınız var mı?
Bu soruya kesinlikle “Evet” diyebiliriz. Hatta doğu Karadeniz de HES’lere karşı verilen mücadele Nükleere verilen mücadeleden öndedir de diyebilirim. Orta Karadeniz’de Samsunda Sinop/ Gerze’de Termiklere karşı birlikte mücadeleler de verdik.
Sinop Abalı Köyü sınırları içerisindeki ormanlık alanın, daha santral ölçümleri devam ederken, ortada nihai bir karar yokken, alelacele, oldubittiye getirircesine yok etmeleri hakkında neler söylemek istersiniz?
Burada bölgede yani Sinop/İnceburun yarımadasında Sinop NGS yeri için hazırlanan alanda yoğun bir ağaç kesimi ve katliamı yaşanmaktadır.
Bu ağaç kesimi; normal rutin kesim olan seyreltme değildir. Bu kesim, alanı Nükleer santrale hazırlama girişimidir. Bu kesim, Sinop halkıyla alay etme girişimidir. Bu kesim, yaşam alanlarımızı yok etme ve talan girişimidir. Biz Sinop’ta ve Türkiye’de yaşayanlar artık deve kuşu gibi kafamızı kuma gömme durumundan kurtulmalıyız… Ve tepkimizi en yüksek seviyede Sinop NKP öncülüğünde göstermek durumundayız. Gün mücadele günüdür.
Son söz yerineSinop’u Nükleer ve kirli enerji santralleriyle “Kapitalizmin kalorifer dairesi” haline getirmek isteyenlere seslenmek istiyorum. Ülkemizi siyasi iktidarların bilim dışı kararlarına terk etmeyeceğiz. Kamuoyunu bilimsel bilgiler ışığında bilgilendireceğiz ve ne Sinop’ta ne Akkuyu’da ne de Türkiye’nin bir başka yerinde nükleer santrallar kurulmasına izin vermeyeceğiz.
Nükleer santralin artan enerji ihtiyacı nedeniyle zorunlu olduğunu ifade eden siyasi iktidara buradan seslenmek istiyorum: “Ülkemizde “Enerji Krizi” yoktur. “Enerji Yönetimi Krizi” vardır. Nükleere İnat Yaşasın Hayat. Kurtuluş Yok Tek Başına Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz… Tüm çevre/ ekoloji mücadelesi dostlarımızı birlikte mücadeleye çağırıyorum.

22 Nisan 2014 Salı

1 Mayıs’ta meydanlara, sosyalizme merhaba – Kerem Emre Berk

Ekonomide durgunluk ve işsizlik, her gün gelen iş cinayeti haberleri, egemenler arası it dalaşının çalkantıları, Suriye’den esen savaş rüzgarları arasında bir seçim süreci daha geride kaldı. Türkiyeli emekçilerin, halkların umutları ve beklentileri, rejimin kliklerinden
ya birini, ya diğerini seçme cenderesine sokulmak istendi. Sandıktan, Kürt illerini saymazsak kimi yerlerde AKP kimi yerlerde CHP ve MHP çıktı. Büyük tabloya baktığımız zaman sermaye sınıfının temsilcisi olan partilerin aldığı oyların toplamı yüzde 90’ı geçiyor. Halklardan, gerçek demokrasiden ve emekten yana olan partiler ise yüzde 10 oranında bir oy bile alabilmiş değil.
Oysa sermaye sınıfı ve ondan beslenenler, siyasal gericilikten rant sağlayanlar, asalaklar, sömürücüler ve her türlü halk düşmanını topladığımız zaman bile yüzde 10 etmez. Öyle ise toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçiler, emekçiler, tüm ezilen halklar ve inançlar nasıl oluyor da sermaye partilerinin peşinde sürükleniyor?
İşte bu tabloyu ortaya çıkartan tek neden, işçi sınıfının ve devrimci demokratik güçlerin örgütsüzlüğü. Karşımızdaki sermaye sınıfı, devletin tepesinden muhtarlıklara, polisinden ordusuna, eğitim sisteminden medyasına kadar örgütlü. Kendi aralarındaki çıkar çatışmalarına rağmen işçi sınıfına ve halklara karşı tek parça durabiliyorlar.
Oysa ülkedeki bütün zenginlikleri yaratan, hayatı emekleri ile var eden milyonlarca emekçi örgütlü mü? Tabii ki değil. Örgütsüzlüğümüzün farkındaysak, ne yapmamız gerektiğini de biliriz.
İnsanca yaşayacak ücretler ve çalışma koşulları için, cinsiyet eşitliğinin sağlanması için, doğanın talanının durdurulup ekolojik bir yaşam kurulması için, sağlığı, kültürü, eğitimi sermayenin elinden kurtarmak için, halkı bölen ve birbirine düşürmeye çalışan asimilasyon, inkar ve imha siyasetlerine karşı kardeşliği ve dayanışmayı kurmak için, bir avuç sömürücünün değil halkın kendisini yönetmesi için, yasaksız ve demokratik bir ülke için örgütlenmeliyiz.
İşyerlerimizde, mahallelerimizde, okullarımızda, meydanlarımızda, nerede yaşıyor nerede üretiyorsak orada örgütlenmeliyiz. Sendikalarda örgütlenmeliyiz. Sendika yok mu, komitelerde, derneklerde örgütlenmeliyiz. Sendika yönetimi işçilerde değil mi,
işçiler yönetsin diye örgütlenmeliyiz. Mahallelerimizde meclisler, forumlar, dernekler ne şekilde örgütlenebiliyor isek örgütlenmeliyiz. Liselerimizde, üniversitelerimizde örgütlenmeliyiz.
Yaşamın her alanında örgütlenelim ki kendi gücümüzü ortaya koyalım. Yarattığımız örgütlülükleri birleştirelim ve yeni bir yaşam kuralım. Önümüzde işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü 1 Mayıs var. 1 Mayıs’ta bizleri yöneten ve sömüren azınlığın
karşısına ne kadar çok olduğumuzu göstermek için çıkmalıyız.
Sadece düşmanımıza göstermek için değil, kendimizin de birleşince nasıl güçlü olduğumuzu görmemiz için çıkmalıyız. Ülke tarihimizde en son Gezi İsyanında gördük bunu, birleşince nasıl da güçlü oluyoruz! Kürt halkının yıllardır verdiği mücadelede
gördük. Kürt halkı birlik olduğu için AKP ya da başka bir sermaye partisi oralarda istediği gibi at koşturamıyor.
Kürt halkının bölgedeki örgütlülüğünden örnek almalı, batıda ise Kürt halkı ile dayanışmamızı, örgütlülüğümüzü birleştirmeliyiz. Gezi’de açığa çıkan isyanın gücüyle, Kürt halkının mücadelesini, irili ufaklı hareket halindeki işçi eylemliliklerini, gençliğin devrimci
enerjisini birleştirdiğimiz zaman ortaya çıkacak gücün karşısında kimse duramayacak.
Bu uzak bir hayal değil. Önce 1 Mayıs alanlarında eşitliğin, özgürlüğün ve emeğin bayrağı altında birleşelim. Bu birlik ile işçilerin devleti olacak olan demokratik ve sosyal bir cumhuriyet için yürüyelim. Sosyalizme merhaba diyelim. http://siyasihaber.org/

10 Nisan 2014 Perşembe

1 MAYIS'ta ALANLARA!



12 Ocak 2014 Pazar

Devrimci Lise Koordinasyonları

Devrimci Lise Koordinasyonları 11 Ocak'ta kapitalizme, staj sömürüsüne, cinsiyetçi eğitime, militarizme, faşizme, yolsuzluğa, katillere ve hırsızlara karşı demokrasiyi, barışı, adaleti, emeği ve özgürlüğü haykırmak için Ankara meydanlarındaydı.

6 Ocak 2014 Pazartesi

İspanya iç savaşının 'sembol' milisi hayatını kaybetti

İspanya‬ İç Savaṣında 1936 yılında, 17 yaşındayken Barselona´da milis giysisiyle çekindiği fotoğrafla ikonlaşan Marina Ginesta, 94 yaşında hayata veda etti.


Ginesta savaştan sonra, temelli yaşamak üzere Avrupa´ya dönmeden önce, ilkin yaralı olarak gittiği Fransa´ya sonra da Dominik Cumhuriyeti´ne sığınmıştı. Oğlu Manuel Perianez´in bildirdiğine göre Ginesta, ömrünün 40 yılını geçirdiğini Paris´te bir hastanede hayata gözlerini yumdu.

Ginesta, 29 Ocak 1919 tarihinde Fransa´nın Tulus kentinde doğmuş ancak ailesi 1930 yılında Barselona´ya taṣınmıṣtı. Barselona´da cumhuriyet yönetimi boyunca (1934-1936) çok genç yaşta Katalonya Birleṣik Sosyalist Partisinde aktif olarak çalışmıştı.

İspanya´da İç Savaş başladıktan kısa bir süre sonra Barselona´da bir otelin çatısında, üzerinde milis giysisi omuzunda tüfek ile çekilen fotoğrafı, gazeteci ve tercüman olarak görev yaptığı savaşta bir sembole dönüşmüştü.

evrensel

METİN GÖKTEPE


10 Nisan 1968’de, Sivas ilinin Gürün ilçesine bağlı Çipil köyünde dünyaya geldi. Yaşamının ilk 11 yılını burada geçiren Metin, geçimini tarım ve hayvancılıkla sağlayan, 8 çocuklu emekçi bir ailenin 7. çocuğu ve kendisine, “ölmeyecek, göğe çıkacak, kurtarıcı” anlamında “Mehdi” diye seslenen, çok okuyan bir babanın oğluydu. 
İlkokulu, köyün tek okulunda, birleştirilmiş sınıfta okuyan Metin, çalışkan, başarılı, sevilen bir öğrenciydi. Abla ve ağabeylerinin yıllara yayılan göçünün ardından 1979’da annesi ve babasından hemen önce küçük kardeşi Aziz ile birlikte İstanbul’a geldi. Aynı yıl Esenler’deki Harp Dinçsoy İlköğretim Okulu’na kaydoldu ve 5. sınıfı burada okudu. Ortaokula o zamanki adıyla Esenler Lisesi’nde başladı ve liseyi de burada okuyarak şimdiki adıyla Bakırköy İbrahim Turhan Lisesi’nden 1986’da mezun oldu. Lisede de başarılı bir öğrenci olan Metin, mezun olduktan sonra bir yıl dershaneye devam etti ve buradaki başarısıyla, kardeşinin de dershaneye gitmesini sağladı.
Yaz tatillerinde çalışarak harçlığını çıkaran ve böyle okuyan Metin, 1989 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü’ne girdi. Bu sırada fabrikada çalışan ablası, ağabeyi ve 86’dan itibaren kültürel ve sosyal faaliyetlerine katıldığı dernek sayesinde politik mücadele ile tanıştı. Metin üniversitede öğrenci gençlik mücadelesinin aktif bir üyesi oldu. Öğrenci ve işçi hareketinin oldukça coşkulu olduğu bu dönemlerde, birçok kez gözaltına alındı. Çevresinde, sürekli gülen, çok geniş bir arkadaş çevresi olan ve hoş sohbet biri olarak tanınıyordu.
1992 yılının Mart ayında işçi ve emekçi hareketinin gelişimine objektif tutacak bir derginin, Haberde ve Yorumda Gerçek dergisinin çıkacağını öğrenince orada çalışmaya başladı. Yayın hayatı boyunca Haberde ve Yorumda Gerçek Dergisi’nde muhabiri olarak çalışan Metin, 7 Haziran 1995’te kurulan Evrensel gazetesinde başından itibaren yer aldı. Metin, 9 Ocak 1996’da, gazetecilik yaparken, gözaltında polislerce dövülerek öldürüldü.

Kazım Koyuncu Kıyamet Çiçeği'nde..

Koyuncu'nun da anlatıldığı roman film oluyor...


Kazım Koyuncu’nun hayatının da anlatıldığı ‘Yağmur-Kıyamet Çiçeği’ filminin kadrosu belli oldu. Yapımda, müzisyenin yaşamıyla ilgili bilinmeyen kesitlere yer verilecek.

Yazar ve yönetmen Onur Aydın'ın Kazım Koyuncu, Trabzonspor ve Çernobil faciası'nı ele alarak yazmış olduğu roman film oluyor.
Bundan 9 yıl önce kanserden yaşamını yitiren Kazım Koyuncu'nun hayatının da anlatıldığı ‘Yağmur- Kıyamet Çiçeği’ sinema filminin kadrosu belli oldu.
Hastalığa 33 yaşında yenik düşen Karadenizli şarkıcının hayatının konu edildiği yapımın başrolünü ise ‘İntikam’ dizisindeki rolüyle dikkat çeken Engin Hepileri üstlendi.
Filmde aynı zamanda Devrim Saltoğlu, Sevtap Özaltun, Erhan K. Köstengil, Sait Genay, Settar Tanrıöğen, Hüseyin Avni Danyal ve Elena Viunova da rol alıyor.
Yapımcılığını Gülay Kuriş’in üstlendiği ‘Kıyamet Çiçeği’nde, Koyuncu’nun hayatının gün yüzüne çıkmamış bölümlerinden kesitler de yer alacak.
Onur Aydın’ın aynı adlı kitabından beyazperdeye aktarılan eserde, Koyuncu’nun hayatı, Şenol ile Elena’nın imkansız aşkı üzerinden işlenecek. Filmde, Trabzonspor’un 1995-1996 futbol sezonuna ışık tutarken, kaybedilen şampiyonlukla yıkılan bir yuva ve intihara kadar giden bir amigonun dramına da dikkat çekiliyor.
9 YILLIK ACI...
Kazım Koyuncu, laz müziğiyle rock’ı harmanladığı tarzıyla milyonların kalbinde taht kurdu. İlk solo albümü ‘Viya!’yı 2001 yılında çıkaran sanatçı, Gülbeyaz dizisinin müziklerine imza atınca popülaritesi arttı. Çevreci yanıyla da tanınan Koyuncu, 2005 yılında akciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybetti. Cenazesini, on binlerce seveni Hopa’ya uğurladı. Doğduğu köyde toprağa verildi. (Akşam)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Foto Galeri